4x4 Freelife Anasayfa arrow 4x4 Freelife Dergisi arrow touareg'lerin anavatanına yolculuk
touareg'lerin anavatanına yolculuk
Yazar Aysin Uysal   

 

Çölün acımasızlığında hayatta kalacak kadar sert, yüzlerini örttükleri mavi tüllerin ardında gizemli bir ırkmış Touareg’ler. Yerleşmeyi ve kök salmayı değil çöl rüzgârlarının onları götürdüğü yerlere gitmeyi severlermiş. Ve özgürmüşler. Rüzgar gibi, kum gibi, fırtına gibi… Ve Volkswagen Touareg’ler gibi.

Ayşin Uysal

 

Çölün acımasızlığında hayatta kalacak kadar sert, yüzlerini örttükleri mavi tüllerin ardında gizemli bir ırkmış Touareg’ler. Yerleşmeyi ve kök salmayı değil çöl rüzgârlarının onları götürdüğü yerlere gitmeyi, devamlı hareket halinde olmayı severlermiş. Savaşçı ve acımasızmışlar ama misafirleri ve dostları için değil. İsimleri “Tanrı’nın terk ettiği” anlamına geliyormuş ama, asıl bildik ufukları terk edenler ve bilinmezliğin, maceranın yolunda yaşamayı tercih edenler onlarmış. Engel tanımazlarmış. Ve özgürmüşler. Rüzgar gibi, kum gibi, fırtına gibi… Ve Volkswagen Touareg’ler gibi.

13 saat süren uçuşun ardından Afrika’nın en güneyindeki şehre, Cape Town’a ulaştığımızda bizi iki keyifli şey karşıladı. Yaz mevsimi ve Touareg’ler. İstanbul’un soğuk ve yağmurlu kışını ve şehrin rutin keşmekeşini geride bırakıp, Güney Afrika’da Touareg’lerle bir haftalık heyecan verici bir keşif gezisine gelmiştik.

Hemen söyleyeyim, Afrika denince aklınıza gergedanlar, aslanlar, filler ve yerli kabileleri geliyorsa fikrinizi değiştirme zamanı: Burası “o” Afrika değil. (Neden bozuluyorsunuz? Hani Türkiye denince akla önce develerin ve fesli, pala bıyıklı, şalvarlı leventlerin gelmesinden rahatsızdınız?) Güney Afrika Cumhuriyeti bir yanda dev gökdelenleri, lüks villaları ile modern şehirlerden; diğer yanda saatlerce yaşam izi görmeden araç sürdüğümüz vahşi bir doğadan oluşuyor. Cape Town’dan Ümit Burnuna, Atlantis çöllerinden Cederberg dağlarını ve Karo çölünü aşarak Hint Okyanusuna, sonra çemberi tamamlayarak tekrar Cape Town’a ulaşan yaklaşık 1300 km’lik parkurumuzda, iki Afrika’ya da dokunduk. Geniş otobanlardan, yerli köylerini birbirine bağlayan dar ve tozlu yollardan, köpüklü suları ile hırçın kayalık okyanus sahillerinden ve bembeyaz kumları ile sıcak çöllerden geçtik.

Cape Town ve Masa dağı
İlk durağımız Cape Town, üzerinde devamlı sisten bir çağlayan gibi bembeyaz bulutlar akan Masa Dağı ile Atlas Okyanusunun hırçın suları arasına sıkışmış, camdan ve çelikten beyaz bir şehir

Güney Afrika Cumhuriyeti, şiddet ve ayrımcılığın kol gezdiği kaos yıllarından sonra, daha yeni yeni, bıçak sırtında dolaşan bir dinginliğe ulaşmış. Güney Afrika’da sosyal adaleti sağlamak ve dengeleri korumak için eleman alımlarında 8/10 yasası uygulanıyor. Yani işe alınan her 10 kişiden 8’i siyah olmak zorunda. İşverenler fazladan aldıkları elemanlar için yeni iş alanları yaratma yoluna gitmişler. Mesela gittiğimiz lokantada halinden hiç şikâyetçi görünmeyen siyah bir Güney Afrikalı’nın tek işi rüzgarda açılıp duran kapıya dayanmak.

Dünyanın en ucunda…
Sabah Touareg’lerle iki okyanusun buluşma yerine doğru yola çıktık. Atlas Okyanusunun buz mavisi sularını ve köpekbalıklarından ötürü kimsenin denize girmediği kristal kumlu bomboş kumsallarını geride bırakarak en güneydeki dev kayalık burna geldik. Köpüklü dev dalgaların, hiç dinmeyen şiddetli rüzgârların, birbirine karışan akıntıların burnu… Fırtınalar burnu –ya da 1487’de en sonunda burnu aşmayı başaran Vasco de Gama zamanında yeniden adlandırıldığı şekli ile Ümit Burnu- En uçtaki fenerin altında rüzgarda ayakta durmaya çalışarak sağıma – Atlas Okyanusunun engin sularına- ve soluma –Hint Okyanusunun engin sularına- baktım. İki kıtanın birleştiği bir şehirden gelme biri olarak iki okyanusun birleştiği bu şehirde yaşayanlar ile kardeş hissettim kendimi.

Babunlar
Aşağı inerken yörenin asıl sakinleri ile karşılaştık. Babun aileleri ile. Her tarafta büyük harflerle yırtıcı oldukları ve yanlarına yaklaşılmaması, zinhar yemek verilmemesi gereken canlılar oldukları belirtilse de ben onlara biraz haksızlık yapıldığını düşünüyorum. Biz gelip geçici turistlere fazla aldırmadan, asıl önemli işlerini –yiyecek bulma ve kaşınma- yapan, özgüvenleri fazla, rahat bir ırk babunlar.

Atlantis’in beyaz kumları
Ertesi gün Touareg’leri yoldan çıkartmak için Atlantis Kumsallarına girdik. Bilen bilir, tüm off-road parkurları içinde en zorlusu kum sürüşüdür. Sürücünün ya da aracın en ufak bir gafı, sizi yarı belinize kadar kuma gömüverir. Ama Touareg kum üzerindeki sınavını çok kolaylıkla geçti. Atlantis gözü acıtacak kadar parlak, bembeyaz kumlardan oluşmuş bir çöl.

Konvoyumuz kum tepelerini aşarak bu ışıl ışıl kristal çölde ilerlerken Touareg ile yol dışına çıkmanın ne derece keyif verici bir duygu olduğunu hatırladım tekrar. Dev kumulların sırtlarında dikkatle ilerleyip sonra da kendimizi mavi gölgeli dimdik eğimlerden aşağı bırakmak, kulaklarımızda sadece 4x4’ümüzün hafif homurtusu ve kum çıtırtıları dışında hiç ses olmadan kumları savurtarak hızlanmak gerçekten zevkli bir deneyimdi.

UFO’lar mı?
Geceyi buraya özgü Rooibos çayının yetiştiği bir çay diyarında Clanwilliam’da geçirdik. Ertesi gün bizi uzun ve zorlu bir parkur bekliyordu: Çorak bozkırları ve tuhaf şekilli dimdik tepeleri ile ıssız Cederberg dağlarını aşacaktık. Testere dişleri gibi tırtıklı, garip şekilli sivri kayalıkları ile mavi göğün altında yanan bomboş yırtıcı dağlar bunlar. Craig tepelerde görülen beyaz beneklerden ötürü bu dağlara önceleri Puma dağları dendiğini söyledi. İlk gelen Avrupalılar gece yemyeşil tepelerin sabahları beyaz beneklerle kaplanmasını görüp çok şaşırmışlar. En revaçta olan teoriye göre, bu izleri gece inen uçan daireler yapıyormuş. Sonunda uzaylı yaratıklar yerine, geceleri yuvalarından çıkıp etraflarındaki çimenleri yiyen termitlerle karşılaşmış insanlar, esrar aydınlanmış. Ama UFO efsanesi yine de devam etmiş.

Köpekbalığı çıkabiliiiir, balina düşebiliiir…
Akşam Hint Okyanusu’na vardık. Güzel bir sahil kenti olan Hermanus’da geçirdik geceyi. Burası, senenin belli mevsimlerinde balinaların neredeyse sahile kadar geldikleri muhteşem bir sahil. Hava sıcaklığı 35 derecenin üstünde olmasına rağmen burada da halk denize girmekte isteksizdi. “Pek tavsiye etmem denize girmeni” dedi yerli halktan kocaman gülümsemeli bir adam. “Bir sürü gereksiz kalabalık var denizde. Ne bileyim karşına köpek balığı, balina falan çıkabilir ona göre yani.”

Ne yemek istersiniz deniz mahsulü mü deniz mahsulü mü?
Okyanusun kıyısında yaşayan bir halk olarak Güney Afrika’lıuların deniz ürünleri seçenekleri oldukça geniş. Kahvaltıda bile balık seçenekleri var. Okyanus balıkları, köpekbalığı, ıstakoz ve karidesler hem lezzetli hem de çok bol. Ama “Denizden babam da çıksa yerim”cilerden değilseniz merak etmeyin, zengin bir kırmızı et seçeneği de var önünüzde. Güney Afrika’ya özgü bir cins antilop olan Kubu ızgarasını özellikle tavsiye ederim. Yanına da özel bir kırmızı şarap, mesela Pinotage harika gider.

Güney Afrika şarabı
Sırada Paarl vardı. Güney Afrika’nın ünlü şaraplarının çıktığı bağlar. Dağları aşıp Franschhoek geçidini geçerek bu yemyeşil şarap bölgesine girdik. Bağların içinde güzel bir lokantada hem yemek yedik hem de harika şarapları tatmak için sıraya girdik. Ama her ekipten bir kişi ufak bir fedakârlık yapmak zorunda kaldı ne yazık ki. N’apalım, birinin dönüş yolunda araç kullanması gerekiyordu.

Afrika geceleri merhaba…
Son gecemizde, siyah Afrika’nın renkleri ve müzikleri ile tanışma şansı bulduk en sonunda. Büyücüleri, savaş dansı yapan yerlileri, kabile müzikleri ve farklı soslarla zenginleştirilmiş hamur işi, pirinç ve sebzelerden oluşan menüsü ile renkli ve hareketli bir geceydi. İçinde bir damla bile savan ruhu olanlar, tekrarlanan ritme dayanamayıp kendilerini dansçıların arasına attılar.

Yemek sonrası bambaşka bir gece macerası bekliyordu bizi. Grubumuzun yaşlı başlı ya da yorgun üyeleri sıcak yataklarına yatmak için otele giderken biz bir avuç macerasever –toplam 3 kişi- Cape Town’un karanlık ara sokaklarında ufak, karanlık, dumanlı bir kulübe attık kendimizi.

Sahnede inanılmaz bir sese sahip vokalistleri eşliğinde 4 kişilik “kara” bir topluluk, çılgın bir ritimde müzik yaratıyordu. Farklı renklerde ama aynı heyecanda ufak bir grup izleyici de, dans ederek, tempo tutarak müziği ve heyecanı paylaşıyorlardı. Biz de kendimizi bu üç boyutlu müziğin içine attık hemen. Güney Afrika Cumhuriyeti macerasını ve geceyi, tam olması gerektiği gibi, Afrika renkleri ile tamamladık.

 

 
< Önceki   Sonraki >

Giriş Formu






Kayıp Parola?

Fotoğraflar


4x4 Off-Road

Motosiklet

Doğa Gezileri

Oyun - Eğlence